Yaşam

ARIK KIZ’IN MURADI

Yazar : - Tarih : 17/01/16 -  Yorum Yazılmamış

İdrislerin Arık Kız, Hacıların Eyüp’le körpecikken evlenmiş, evlendiğinden beri defalarca kez düşük yapmıştı. Hani neredeyse yıllardır yaşadığı çocuk hasreti, içinde büyümesini istediği çocuğun yerini almıştı artık. Arık Kız’ın gitmediği doktor, etmediği dua kalmamış, içindeki yangını gözyaşlarıyla söndürmekten takati kalmamıştı. Utancından kocasının koynuna girmeye utanır olmuş, kederinden genç yaşında tazecik kadınlığını unutmuştu.

Köyün yaşlı bilgesi Ezine Hala Arık Kız’ın bu haline öz anasından bile fazla üzülmüş, köylerine üç gün uzaklıktaki Murat Baba Türbesi’nden haberdar olur olmaz Arık Kız’ı ziyarete gelmişti. Arık Kız’a, gebe kalması için Allah’ın unuttuğu bu türbeye gidip dua etmesini, her yıl bir koyun adak ederek 7 yıl boyunca kurban kesmesini ve kestiği her kurbanı gebe kalamayan 7 kadına dağıtmasını öğütlemişti. Arık Kız ertesi gün kocasıyla birlikte erkenden yollara düşmüş, üç gün sonra türbeye vardığında titreyen yüreğinden süzülen gözyaşlarıyla neredeyse kendinden geçercesine adağını adamıştı.  Nedeni bu mudur bilinmez ama bir sonraki ay içinde Murat’a hamile kalmış, her ayı sonsuzluğa denk olan dokuz ay sonunda da muradına ermişti. Yedi yıl boyunca verdiği adak sözünü de layığıyla yerine getirmiş ve hayatı boyunca başka evlat istememişti. Varsın tüm sevgisi, tüm emeği yıllardır hasretinden bitap düştüğü doğmamış Murat’ının olsun, helali hoş olsundu.

Anası el bebek gül bebek büyütmüştü Murat’ı. Bir dediğini iki etmemiş, ağzından çıkan her sözü adeta cennete gitmek için yerine getirilmesi gereken kutsal bir ibadet bellemişti.  Murat, annesi için kelimenin tam anlamıyla dün bugün ve yarın demekti. Hayatından Murat’ı çekip çıkarsalar, geriye kalan tek şey, ruhsuz bakışların hakimiyetinde kül rengi bir beden olurdu herhalde. Babası Eyüp ise anasının tam aksine, Murat’ın bu dünyaya gelmesinin tek sebebi kendisiymiş gibi davranmaktan hoşlanır, Murat’ı büyütüp bugüne kadar getirdiği için kendisine borçlu olduğunu her fırsatta hatırlatırdı. Zevk alırdı bundan, kendi gururunu okşardı.  Laf aramızda türbe hikayesine de hiçbir zaman inanmamıştı. Kendisindeki o cevval erkeklik olmasa nasıl olur da bir tohum daha bırakılırdı o çorak topraklara. Kim ne derse desin tüm meziyet kendisinindi.  Sanki yıllardır boşa akan erkekliği kendisine ait değil gibi, hafiften sidik yarıştırırdı delikanlı oğluyla. Sözüm ona baba cakasıyla, oğlunu tek celsede sindiriverirdi. Arık Kız bu duruma üzülse de pek sesini çıkarmaz, başını öne eğip dolan gözlerini saklamakla yetinirdi. Aile saadeti her şeyden daha mühimdi çünkü. Murat da bu gerçeğin farkında olduğundan saygıda kusur etmez ama bir evladın babasına karşı neden bu denli borç altında kaldığını ve neden bu hesabı kendi vicdanıyla çözmesine izin verilmediğini bir türlü anlayamazdı.  Yine de karşı gelmezdi Murat, babasına olan var olma borcunu annesinin şefkatli yüreğinde unutuverirdi.

Derken büyümüştü Murat. Dipdiri bedeni, geniş omuzları, köşeli yüzündeki çarpık gülümsemesiyle kendisine vurulmayan kız yoktu.  Ama o,  bir bakışı kendisini bilinmeyen diyarlara sürgün etmeye yetecek kadar güçlü bir dilberden, Dilruba’dan başkasına ait olmayan bir gönüle gebeydi. Aslında çok güzel bir kız sayılmazdı Dilruba. Ama ondaki asil karakter, kendisine bağlayan belli belirsiz kibir ve iç titreten cilve hiç kimselerde yoktu.  Dilruba konuşmazdı çok, sebebi kestane kabuğu gözleriyle isteyip de anlatamayacağı şey olmamasıydı zahir. Murat Dilruba’ya çok fena vurulmuştu.

Kafasına koymuştu Murat, liseyi bitirdiği gibi geleceğinden bağımsız düşünmediği bu kızı kendi kadını yapacak, bir ömür boyunca hayatının tahtında oturtacaktı. Ama önce kendisine dayatılan, gelecekte kutsallığı yaklaşık altı aylık maaşa eş değer olacak olan sözüm ona vatani görevini icra edecekti. Başvurusunu yapmıştı bile. Derken ana kucağından, baba ocağından, yarin hayat veren varlığından uzakta, gurbette askerliğini yapmak için gün saymaya başlamıştı. Zaman, kimsenin böbürlenmesine izin vermeyen bir hızda geçmiş, Murat’ı bir hafta, beş gün, üç gün derken ertesi sabah yollara düşmek için mecburen hazır hale getirmişti. Murat son gününde, yarinin mühürlü bakışından son bir kuple almak için, görmeye gitmişti Dilruba’yı. Her zamanki gizli işaretini vermiş, evin avlusuna çağırmıştı sevdiğini. Dilruba’ya Yar-uba derdi Murat, kimse yarine kendisi gibi seslenmesin, bakmasın, kimse yarini kendisi gibi duymasın, hissetmesindi. Avlunun en izbe köşesine çekmişti tuzdan kıymetli Yaruba’sını. Alev almış parmak uçlarını yüzünde gezdirmiş, sevdiğinin gözlerinden süzülen yıldız tanelerini teker teker okşamıştı. Öpmeye kıyamıyordu sevdiğini. Dünyanın en nadide çiçeğine zarar vermekten korkan bir edayla saçlarını koklamış, kahverengi gözlerini son damlasına kadar yudumlamış, ayrılırken de kiraz tanesi dudağının kenarına şimdiden kavurmaya başlayan hasret busesini konduruvermişti. Yazılan tüm şiirler yok olmuştu o an, tüm mısralar yanıp tutuşmuştu. Sevdiğinin hasretiyle yeryüzündeki tüm şiirleri yeniden doğuracağını biliyordu Murat. Hiç de haksız sayılmazdı.

Sabah olmuş ve Murat, Arık Kız’ın odun sobasında demlediği çaydan, kuzinede pişirdiği mayalı ekmekten, ev yapımı sucuktan, baldan kaymaktan oluşan ağalara layık bir paşa kahvaltıyla başlamıştı güne. Kalan erzakların hepsi yolluk çantasındaki yerini alacak, ana yüreğindeki yangına biraz olsun su serpecekti. Arık Kız oğlunu askere uğurlayan ne ilk ne de son anaydı, biliyordu bunu. Ama oğulcağızının özlemi yüreciğinde sancımaya çok önceden başlamış, zaman zaman donmuş parmak uçlarının çözülmesi kadar acı verir bir hale gelmişti. Çünkü yüreğini kızgın yağla dağlayan anlamlandıramadığı bir şeyler vardı. Veda günü geldiğinde yine seccadede aradı huzuru yüreğini serinletmek için, ama o ağrılı histen kurtulmak ne mümkündü. Yaradana şirk koşmak gibi olmasındı ama tevekkül edemiyordu bir türlü. Bu dünyada ömür boyu sürünmeye razıydı, yeter ki Yaradan kuzusunun acısını ona yaşatmasındı.

Ayrılık vakti gelip çatmıştı… Dakikalar, arsızca köpüren dalgalar arasında kaybolmakla meşguldü. Ama Murat hazırlamıştı kendisini; geride bıraktığı hayatına, hele ki Dilruba’ya yeni bilenmiş bıçak keskinliğinde bir hasretle yanacağını biliyordu. Biliyordu bilmesine de, sıla hasretini bastırmayı ancak asker ocağında öğrenecekti. Durum böyleydi işte… Nihayet babasının “döner dönmez işe başla da traktörü yenile”  sözleri, anasının gözyaşlarıyla belenmiş “Allah’ım seni korusun kınalı kuzum, yolun açık olsun” nidalarıyla tam 20 ay sürecek olan askerliği için az önce uğurlanmıştı.

Sayılı günler kimine göre çabuk geçerdi.  Eyüp için hayat, oğlunun yokluğunda pek de fazla değişmemişti.  Sabah erkenden kooperatifindeki işine gider, akşam üzeri eve gelir elini yüzü yıkar, yemeğini yer, köy kahvesine gidip ahaliyle iki kelam laf eder, sonra yine eve gelip dünün aynısı olan yarını yaşamak için deliksiz bir uyku çekerdi.  Arık Kız ise göz bebeğinden ayrı kalmanın iç parçalayıcı girdabında amansızca salınarak, kederini kilimlere ilmek ilmek işlemekte teselli bulurdu. Dokuma tezgahı karşısında neredeyse bir trans haline bürünür, dudaklarını ısırarak kilimlere hasretini dokurdu. Oğlundan ara sıra aldığı mektuplar ise hayat sevincini kamçılayan yegane nağmelerdi.

Değişmesi imkansız olan bu rutin günler birbirini hızla kovalamış, yüreği delip geçen 20 ay sonunda nihayet Murat’ın eve döneceği gün gelmişti.  Arık Kız sabah ezanından itibaren uyuyamamış, oğlunun sevdiği yemekleri yapmak için evin içinde dolanmaya başlamıştı. Günün yemeği belliydi,  kuzu kapama, iç pilav, tavuk suyunda çorba, börülce salatası, cacık, mayalı ekmek, kaymaklı ekmek kadayıfı. Bu karşılama bir tören havasında olmalıydı. Dile kolay, yarın hayatının anlamı yine kendisine bahşedilecekti. Yüreği pır pır, dilinde türküsüyle tüm yemeklerini yapmış, oğlunun odasını, yatağını, perdesini onarmış; yeni dokuduğu hasret dolu kilimi özenle odasına sermişti. Oğlunun naftalin kokan tüm esvaplarını gül suyu kokularıyla yıkamış, kış günü koruması için keçi kılından ördüğü soket çorapları yatağına bırakmıştı. Tüm işlerini bitirince de, pencerenin önündeki divana çökmüş, bir elini çenesine dayamış, yaklaşan gölgeleri kovalamak ve ayak seslerini duymak için adeta put kesilmişti. Derken Eyüp işten erken çıkıp eve gelmiş, gelir gelmez divanın bir köşesine oturup oğlunun üzerinden yaptığı planları bir solukta Arık Kız’a anlatmıştı:

“Çok şükür oğlan akşama geliyor hanım. Şimdi onu bizim koopertifte güzel bir işe sokarız. Maaşıyla da hem yeni traktör taksitine girer, hem de benim sigortayı ödemeye başlarız ha ne dersin? Hem artık yiyecek içeceğe de para harcamayız bak. Oğlan tarlayı tapanı sürer, mallarla ilgilenir, evi çekip çevirir, biz de rahata ereriz. Bir de bugün öğrendim ki bizim şef Halil İbrahim kızını evlendirmek için münasip bir kısmet arıyormuş. Onunla dünür olmak da bana çok yakışır, zaten çok sever beni, bu işi de olmuş bil sen. Çok şükür aslan gibi oğlumuz var. Elbet bizim sözümüzden çıkmaz, hem bizi daha fazla yormaz, hem de bizi gururlandırmak için elinden geleni ardına komaz.  Boş yere bu günlere kadar yetiştirmedik ya onu, elbet bizim münasip gördüğümüz şekilde bir hayat kurar.

Arık Kız, kocasının duyduğu bu heyecanının onda birini bile paylaşmıyor, sadece oğluna kavuşacağı anın sabırsızlığıyla kabına sığamıyordu. Geçmek bilmeyen dakikaların her biri 22 ay uzunluğundaydı sanki. Bu azimli bekleyiş, yaklaşan gölgenin belirsizliğiyle yerini meraka bırakmıştı. Arık Kız kurşun misali yerinden fırlamış,  ruhu donduran soğukları hiçe sayarak kapının önüne çıkmıştı. Buz gibi şubat soğuğu ilikleri dondursa da, Arık Kız’ın yüreği oğluna duyduğu yaman hasretten titriyordu sadece, başka bir şeyden değil.

Ama yaklaşan silüet oğlunun hayali şeklinden çıkıp Jandarma Komutanı Salim’e dönüşmeye başlamıştı birden. Salim ve Murat kardeş gibi büyümüşler, birbirlerinin her sırrını ölümüne taşımışlar, hatta aynı kıza sevdalansalar da dostluklarını her şeyin üstünde tutmayı bilmişlerdi. Salim’in burnu soğuktan kıpkırmızı kesilmişti ama gözlerinin dolu dolu olmasının sebebi o değildi. Arık Kız’a yaklaşınca, bakamadı kadının gözlerine.  “Eyüp Emmi içeride mi?” olmuştu ilk sorusu. Arık Kız meraktan bayılacaktı.

Eyüp de kapıya çıkınca, genç Jandarma Komutanı Salim, acı haberi nasıl vereceğini bilemediğinden, önce şapkasını çıkarıp ellerini önünde birleştirmişti.  Sonra “Sultan Ana, Eyüp Emmi, Muratımız dünkü çatışmada şehit düşmüş. Mekanı cennet olsun, başımız sağ olsun” diyebilmişti güç bela. Elindeki kağıt parçasını Eyüp’ün eline tutuşturduğu gibi gözyaşlarını koyvermiş, tüm hızıyla nefesi kesilene, yüreği şişene kadar koşmuştu. Aslında nefesini kesen koşmak değil de hiç beklemediği bir zamanda gelen bu delici dost acısıydı.

Arık Kız bir süre durumu idrak edememişti. Gerçeği anladığı o an, yüreğindeki çığlık boğazından taşmış, Murat’ın ismini sayıklayarak kendinden geçene kadar ağlamıştı. Korktuğu başına gelmiş, zamanın durduğu bir diyarda evlat acısıyla baş başa kalmıştı. Kendine geldiğinde ise Eyüp’ü başında amaçsızca bekler halde bulmuştu. Arık Kız güçlükle doğrulmuş, karşısındakini eritecek türden bir bakışla, hayatında ilk, muhtemelen de son kez Eyüp Bey’e sitem etmişti:

“Eyüp Bey… .O kadar beklentimiz vardı aslan gibi oğlumuzdan. İşe girsin, evlensin, evi çekip çevirsin, tarlayı sürsün, ekini biçsin, bize baksın, bizi gururlandırsın, bizi rahata erdirsin.  Ama belli ki bencillik etmişiz, oğlumuzun sağ salim eve varmasından önce kendimizi düşünmüşüz.  Şimdi ne oğlumuz kaldı elimizde, ne hayaller, ne para ne de huzur. Oğlumuz terhis edilmeden bir gün önce toprağa karıştıysa biz bir yerlerde yanlış yapmışız demektir. İnan bana Eyüp Bey,  çekeceğimiz bu büyük keder bize ömür boyu yeter.

Yazı ve Fotoğraf:

Rukiye Ülkü KATITAŞ

IMG_4120

Etiketler: , ,

Lütfen Yorum Bırakın