Yaşam

AŞK, İHANET, ENTRİKA VE AYI

Yazar : - Tarih : 29/12/13 -  2 Yorum

Üç kişilerdi, üçü de sırılsıklamdı.
Biri aşktan, diğer ikisi yağmurdan…
İki erkek, bir kız-lardı, soğuktan donmalarına ramak kalmıştı. Kendileri kaşınmıştı. Halbuki istedikleri tek şey, Uludağ’ın taze havasıyla kendilerine gelmek, hayatın rutinine freş bir parantez açmaktı. İstiyorlardı ki soğuk hava, hayatın acı bir gerçeği gibi kendilerini tokatlası-ndı. Yürüyüşe başladıktan 45 dakika sonra Zeyniler Köyü’ne varmışlardı. Çalışuku Feride’nin köyüne… Tırısa geçmişlerdi köyün içinden. Çünkü yürüyüşleri sırasında başlayan ahmakıslatan, gavura vurur gibi kırbaçlamaya başlamıştı suratlarını. Bir müddet sonra yeni doğmuş bir sıçan kadar acınası ve anlamsızlardı. Tesadüfe bakınız ki Zeyniler Köyü’nde, ürüyen köpeklerden başka hiçbir mahlukat yoktu. Olsaydı zira o göt kesen soğukla mücadele etmek için mutlaka bir soba yakar, bir baca tüttürürlerdi. Neredeydi bu köy halkı? Çalıkuşu Feride’ye hürmet eden hiç kimse yok muydu piyasada? Yuh olsun-du. İnler cinlere karşı 1- 0 öndeyken, onlar ıslaklıkla karışık bir yalnızlık içinde debeleniyordu. Kendilerini kötü hissetmişlerdi biraz ama baş edebilirdilerdi. O kadar da değildi. Yürümeye devam ettiler, 4 saat daha sürdü bu kendini bilmez yorgunluk. Yağmur yağmaktan bıkıp kara dönüşmüştü. Ne kadar doğru bir karardı. Beyaz meleklerin kız kurusu dallara sarıldığı sırada, onlar da köyün yukarısına doğru yardırmaya başlamıştı. Derken gittikleri patika bir anda yok oldu. Orman tarafından yutulmuştu adeta. Mecburen daldılar oramana, geri dönmek kitaplarında yoktu. Ölmek vardı dönmek yoktu. Kafalarındaki rotayı tamamlamak bir gurur meselesiydi artık. Başarmalıydılar. Ayak bileklerine kadar kara gömülmek umurlarında değilmiş gibi devam ettiler yürümeye. Algıları zehir gibiydi. İki erkeğin genlerine işlemiş yön bulma kabiliyeti sayesinde kolaylıkla ilerliyorlardı. Yumurtaya can veren yüce Rab, neler de yaratıyordu. Ama kızı es geçmiş olmalıydı. Kızın elleri o kadar üşümüştü ki, tüm varlığıyla donmaya güdümlenmişti sanki. Canı yanıyordu ama sızlanmıyordu. Asla sızlanmazdı kız, o yüzden erkeklerle iyi anlaşırdı. Ayakkabı bağcıkları çözülmüştü aksi gibi, elleriyse haraket edemez haldeydi. Ayakkabısını bağlamayı denedi önce, e haliyle beceremedi. Tekrar denedi, hayır olmayacaktı bu iş. Derken erkeklerden biri kendi donmuş ellerini hiçe sayarak, kızın ayaklarınının dibine çöktü birden, ayakkabılarla boğuşmaya başladı. Kıpkırmızı ellerindeki son enerjiyi de bunun için kullanmıştı erkek. Ne kadar da içtenti. Kız içinse müthiş seksi bir hareketti bu. Hayallerinin erkeği gelse tanımazdı o an. Dalga dalga romantizm saçılıyordu etrafa, bu yol hiç bitmesin-di. Öz ısısı bir anda o kadar yükselmişti kızın, etrafındaki kar tabakasını eritiyordu istemeden. Diğer erkek durumun farkındaydı. Kıskançlıktan çatlamasına ramak kalmıştı. Dayanmayı tercih etti. Taktiği umursamaz görünmekti.
Yürümeye devam ettiler. Kayaların üzerinden atladılar, dallara takıldılar, kayıp düştüler bir süre, çok istedikleri Gürpınar Şelalesi’ni gördüler. Kafayı kırmış bir köylünün orman içine inşa ettiği lavabo ve tuvalet karşısında şaşırdılar. Türk bayrağı asılı ahşap kulubeyi gördüklerindeyse şaşkınlıkları, derin bir minnete dönüştü. Kafayı kırmış olan köylü kesinlikle ne yaptığını biliyordu. Derken muazzam bir patika keşfettiler. Fark etmedikleri şey, direkt olarak yabani bir doğal yaşam bölgesine dalmış olmalarıydı. Kocaman kayaların altındaki mağaralara üçü de sığardı. Sığardı sığmalarına ama kim bilir oralarda ne vardı? E Uludağ’dı bu, ayısı meşhurdu. Erkek korkmaya başlamıştı yavaştan, tedirgindi. Diğer erkek düşüncelerini belli etmemeye yeminliydi, tepkisiz takılıyordu. Kız mutluydu, ayakkabı bağcıklarının tekrar çözülmesi için dua ediyordu.
Orman melekler kadar beyazdı. Yüzlerce beyaz melek, kendilerini ziyaret eden bu üç bilinçsiz genç için selam durmuştu. Melekler beyaz mı olur diye düşünürken, zaman kavramını iptal etmişti zihinleri. Yürüyorlardı… Yürüdükçe üşüdüler, üşüdükçe sıcağa olan özlemleri arttı. Sahi, sıcak ne renkti? Uğuldayan şelaleler kulaklarındaydı… Gıcırdayan kar ve çıtırdayan dallar, acele etmeleri gerektiğini söylüyordu adeta. Onlarsa aşk, ihtiras, entrika ve korku dolu anlar eşliğinde ormanın derinliklerine doğru ilerliyordu. Donmuş burunları, vıcık vıcık ayakkabıları, ıslak saçları ve yorgunluktan bitap düşmüş duruşlarıyla sıcak bir yer ve iyi bir yemek için can atıyorlardı. İnsanoğlu bu kadar acizdi işte. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde dibe vurmuşlardı. Şikayet etmek gibi bir lüksleri de yoktu üstelik. Kendi düşen ağlamazdı. Ama göz göze geldiklerinde birbirlerine sordukları sorular her seferinde aynıydı. “Ayı çıkarsa n’apıcaz lan?” Hiç biri dile getirmiyordu bu soruyu, yoksa birbirlerini suçlayacak, “senin yüzünden geldik zaten” naraları atmaya başlayacaklardı. Sessizliklerini korudular ama garip şeyler düşünmeye başladılar. Tüm ayılar kış uykusunda mıydı? Ayı onları yerken daha fazla üşürler miydi? Boz ayı kaç kilo gelirdi? Peki bu üçünün derdi neydi? Buraya kadar neden çıkmışlardı, niçin çıkmışlardı, nasıl çıkmışlardı? Bunu izaha gerek yoktu, yürümüşlerdi çıkmışlardı. Ama çıkmamış da olabilirlerdi. Çıkmışsa çıkmışlardı, çıkmamışsa çıkmamışlardı. E ne de olsa görünen köy uzakta değildi. Oraya çıktılar da sonradan çıkmadık mı demişlerdi? Bunlar bir takım uydurma laflardı. Sahi ya, onlar oraya neden çıkmıştı? Bok vardı.
Kaybolmuşlardı işte. Erkeklerin genlerinde gizlenen doğal navigasyon şaşırmıştı anlaşılan. Demek ki sadece kul yapımı aletlerde hata yoktu. Etrafta seslerini duyacak bir Allah’ın kulu da… Telefon da çekmiyordu zaten. Havanın kararmasına taş çatlasa iki saat vardı. Tam anlamıyla sıçmışlardı. E ne yapacaklardı? Korkularını bastırmak için şarkı söylemek bile geçmişti akıllarından. Ama doğadaki bu muazzam sessizliği bozmanın acısını fena ödeyebilirlerdi. Ayak izlerini takip ederek gördükleri kulübeye gitmeyi düşündüler. Ama kulübenin ne kadar uzakta kaldığı hakkında kimsenin bir fikri olmadığı için ilerlemek daha mantıklı gelmişti. Hareketleri yavaşlamış, ciddi anlamda yorulmuşlardı. Bir ayı çıkıp üçünü de yese ne güzel olurdu. En azından bu azaptan kurtulurlardı.
Derken bir hırıltı duydular… Üçü de pür dikkat kesildi bir anda, kafaları açılmıştı. Yaklaşık 30 metre ileride duran bir kara ayı mıydı, yoksa onlara mı öyle geliyordu? Gayet de bir ayıydı bu. Hem de güvercin adımlarla kendilerine doğru yaklaşan bir ayı. Gerçi bir ayı ne kadar güvercin adım atabilirdi? Tanrım üçü de ölecekti! Göt korkusu başka hiçbir şeye benzemezdi, birbirlerine daha da sokuldular. Ölüme hiç bu kadar yaklaşmamışlardı. Demek ki Azrail bir ayıydı! Bunu keşfetmeleri iyi olmuştu gerçekten, bu saatten sonra ne işe yarayacaktı? Ayı giderek yaklaşıyordu. Kaçmak çok saçma olurdu, ölü taklidi yapmaya da can dayanmazdı… Allah’ım sana geliyorlardı… Ama bu işte bir yanlışlık vardı. Ayı gözlerini kızdan alamıyordu. Ayılar aşık olur muydu? Yok artık-tı. Kız, ayının kendisine olan ilgisini fark etmişti. Alışkındı zaten ayılarla uğraşmaya. Tek farkı onların mağarada değil apartman dairesinde yaşıyor oluşuydu. Neyse-ydi. Durumun farkına varan kız, ayıya doğru uzattı sağ elini. Ayı başını öne doğru eğmişti, utanmıştı zahir. Diz çöktü kız, ayıyla göz kontağı kurdu. Kulağına bir şeyler fısıldadı. Kadın milletinden biri daha, ayı da olsa bir erkeği ayartmayı başarmış, ayıyı onları ormanın çıkışına götüren patikayı göstermesi için ikna etmişti.
Durum fazla garipti. Böyle bir şeye kim nasıl inansın-dı.
30 dakika kadar sonra şehrin başlangıcına gelmişlerdi bile. Ayrılırken kız, ayının başına içten bir öpücük kondurdu. Ayının tek derdi de bu olsa gerekti ki sevinçten ne tepki vereceğini bilemedi, koşturarak ormana geri döndü. Yetinmeyi bilen erkekler, tek kelimeyle muazzamdı.
Ayı gözden kaybolduktan sonra diğer erkek, “sen gelme lan ayı!” diye bağırmıştı. Ne kadar da cesurcaydı. Bunu gören erkek, diğer erkeğe içinden bir küfür savurmuş, kız da gözlerini devirmişti. Ne kadar da gerizekalıydı. O’nun orada ne işi vardı? Kelimeler kifayetsizdi. Yapılacak tek şey, iyi bir iskender yemekti.
Üçü de çıt çıkmayan bir sessizlik içinde iskenderlerini yiyip evlerine dağıldılar.
Kız, küçüklüğünde fark ettiği hayvanlarla konuşabilme özelliğini ilk kez hayat kurtarmak için kullanmıştı. Mutluluğu tarifsizdi. Bir de, erkek yanındayken ayakkabı bağcıklarını gizlice çözmeye karar vermişti. Affolaydı, aşık oluyordu. Aşk güzel şeydi.
Diğer erkek; hikayeyi biraz değiştirmiş, kendini tüm Türkiye’ye ayıyla savaşan efsane isim olarak lanse etmişti. Kızla erkek onunla bir daha asla görüşmeyecekti.
Erkek ise düşünceliydi… Sevdiği kadını bir ayıdan bile kıskanmanın acı gerçeğiyle başbaşaydı.
Ne yapsındı?
Onunla birlikte olmak için, yeryüzündeki tüm ayakkabıları bağlamaya razıydı…
Aşktan, sırılsıklamdı.
-Son-

Yazar: Rukiye Ülkü KATITAŞ
Fotoğraf: Rukiye Ülkü KATITAŞ
Süleyman DOĞANKAYA

109765432ruki

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

2 Yorum »

  • Turgut dedi ki:

    İyi akşamlar yazınızda geçen “Ne yapsındı” kelimesini hangi anlamda kullandınız merak ediyorum, teşekkürler. “Ne yapsındı? Onunla birlikte olmak için, yeryüzündeki tüm ayakkabıları bağlamaya razıydı…”

  • Rukiye Ülkü Katıtaş dedi ki:

    Merhaba,
    “Ne yapsındı?” kullanımı, öykünün başından itibaren kullandığım geçmiş zaman kipinin soru şeklinde kullanımı. Anlamını “ne yapsaydı, başka çaresi yoktu” olarak açıklamak yanlış olmaz sanırım. İlginiz için teşekkür ederim, iyi akşamlar.

Lütfen Yorum Bırakın