Gezi & Yemek

BU BİR BOZCAADA ÖYKÜSÜDÜR

Yazar : - Tarih : 30/08/13 -  Yorum Yazılmamış

Heyecandan çıldırmak üzereydim!

Sonunda Bozcaada tatili yapabileceğim kafada harika iki refakatçi bulabilmiştim kendime. İkisi de sevgilim değildi. Ama sevgilimle gitmiş olsaydım da ancak bu kadar iyi vakit geçirebilirdim herhalde. İyi dostların varlığı hiçbir şeye benzemiyor azizim, uyurken başını yaslayabileceğin güvenilir bir omuz, hayatın yalnız kalmayacak kadar güzel olduğunu anlatıyor.

Takvimler 13.07.2013 tarihini gösteriyor… Günlerden Cumartesi, saat 07.30 suları. İstikamet Bozcaada, amaç İstanbul kargaşasından 2 gün için olsa da uzaklaşmak. Hava durumu; misler gibi. Ekip; bendeniz, Betül ve Ayşe. Nasıl hissediyoruz; molotof kokteyli gibi.

Genel çerçeve buyken, kolumu dürten muavin tarafından hunharca uyandırıldım.  Çanakkale’ye gelmiş olmalıydık. İlk önce “hanımefendi sizin için otobüsümüzün istikametini değiştirdik kişi başı 10 TL daha vermeniz gerekiyor”  gibi bir şeyler söyledi.  Bir taraftan olayı idrak etmeye, bir taraftan da cüzdanımdan para çıkarmaya çalışıyordum. Neyse sonunda ayıldım, bizimkileri uyandırdım ve apar topar saçma bir sapakta indik.  Bizi Geyikli İskelesi’ne bırakacak otobüsü beklemeye başladık güya. Böylece oradan da feribota binip direkt Bozcaada’ya geçebilecektik. Ama durumda bir acayiplik vardı sanki, beklediğimiz yerde in cin top oynuyordu. Bazı şoförlerin garip bakışlardan sıyrılmayı başardık ama biraz tedirgin olduğumuzu itiraf etmem gerek. Biletleri satın almış olmamın o ezici sorumluluğuyla hemen otobüs firmasını aradım. İtiraf ediyorum yolun ortasında kalakalmış olmamızın temel sebebi bendim.  Ama bizi öyle bir yerde indiren firmanın dandikliği de muazzamdı doğrusu. Otobüs firmasını 3-4 kere aramış olmam bir sonuca bağlanmasa da otostop çekme çabamızın meyvelerini topladık. Kırmızı bir kamyonetin arkasında tıngır mıngır ilerlerken, Ayşe’nin üzümlü cevizli ekmekleri, günün geri kalanı için gerekli olan ilk besin ihtiyacımızı karşılamıştı. Sonra bir araç daha değiştirerek Gökçebayır Köyü’ne ulaştık. Buradan, Geyikli İskelesi’ne giden otobüse binebilecektik artık. Gökçebayır Köyü’nde, sabahın o güzelim kör vaktinde amcaların kahvehanede ne yaptıklarını hiç bir zaman anlayamayacağım sanırım. Sakız reklamlarındaki “uuuuuu” diyen sevecenlikteki, o meraklı amcalar yok mu, varlıkları tam bir neşe kaynağı… Neyse, biz tam sipariş verdiğimiz çayları içecektik ki otobüsümüz geldi.  Yarım kalan kıraathane çaylarımızın arkasından bakarken, sıkış tepiş bindik otobüse.

Bir müddet sonra Geyikli İskelesi’ne gelmiştik nihayet. İnince ilk işim taşı toprağı öpmek olmuştu.  Normalde İstanbul’dan direkt buraya gelmemiz gerekiyordu işte. O kadar macerayı durduk yere yaşamıştık.  Ama en azından şanslıydık ki saat başı kalkan feribota yetişebildik. Esen rüzgar, güzel dostlar, rüzgar gülleri ve Ortaçgil şarkılarıyla geçen 25 dakikalık bir feribot yolculuğu sonrası sonunda Bozcaada’daydık işte!  Aklınızda bulunsun adanın her yerini dolaşmak istiyorsanız bir aracınız olmalı. Ama bu aracın ne olacağına kendiniz karar verebilirsiniz. Eğer hiçbir aracınız yoksa saat 09.30’da başlayan dolmuşları kullanarak veya bisiklet/motosiklet kiralayarak  işinizi çözebilirsiniz. Biz bisiklet kiralamaya İstanbul’dayken karar vermiştik ve çekim yasası o kadar kuvvetli işlemişti ki fazla vakit geçmeden bisikletçi Bayram Amca bizi bulmuştu. Bayram Amca samimiyeti, tez canlılığı ve az buçuk cinliğiyle sevgimizi kazanmıştı. Lakabı “Şeytan”mış Bayram Amca’nın, çünkü şeytana pabucunu ters giydirirmiş. Neyse gırgır şamata pazarlık falan derken bisikletlerimizi 2 günlüğüne kiraladık. Hem de sabah mahmurluğuyla boş bulunan Bayram Amca, iki gün için kişi başı 25 TL gibi bir rakam aldı bizden. Keyfimiz yerindeydi.

Bisikletlere atladığımız gibi Ada Camping’e doğru yola koyulduk. Adadaki tek kamp alanı burası. Otelde kalmak isterseniz umduğunuzdan fazlasını bulabileceksiniz Bozcaada’da. Çünkü tarihi ve felsefesi gereği inanılmaz güzel bir yerleşim planı ve mimarisi var. Sadece çok önceden rezervasyon yaptırıp işinizi sağlama alın. Yoksa ciddi sıkıntılar yaşayabilirsiniz. Neyse biz, toplamda 7 km. gibi bir yol pedalladıktan sonra kamp alanımıza ulaşmıştık. Özgürlüğü anlatan fotoğrafların birçoğunda, bisiklet kullanırken ellerini iki yana  açan ve suratında koca bir gülümseme bulunan elemanlar görmüşsünüzdür. Evet, onlardan biriydik o an.  2 günlük kaçamağımızda, ne kadar da özgür olduğumuza dair kendimizi kandırmaktan oldukça mutluyduk.  Bağıra çağıra şarkılar söyledik, tenimizde rüzgarın narin ellerini hissettik. Yol kenarında yer alan çiftlik evleri ve motellere göz attık. İçten tebessümümüz tüm adayı kaplamıştı. Sokaklarda oynamayı bırakamayan çocuklar gibiydik o an. Özümüzdeki bize ne kadar da çok benziyorduk Tanrım, her şey ne kadar da sonsuzdu.

Bu his cümbüşüyle mutluluktan delirmek üzereyken Ada Camping’e ulaşmıştık. Ada Camping, bizim gibi kamp çılgınları için biçilmiş kaftan. Hem adanın en güzel plajı Ayazma Plajı’na çok yakın, hem karavan gibi imkanlar sunuyor hem de fiyatları oldukça uygun. Biz kendi çadırımızla gittiğimiz için çadır parası ödemedik. Dolayısıyla kişi başı fiyatımız 15 TL’ye tekabül etti. Eğer çadırınız yoksa orada bulunan çadırları kiralayabiliyorsunuz, bu haliyle de kişi başı 25 TL ödüyorsunuz. Kamp alanındaki zemin, çadır kurmak için oldukça ideal. Üstelik çadır alanları bölüm bölüm ayrılmış durumda.  Temiz sayılabilecek tuvalet ve duşları, fiyatları uygun denebilecek bir kafeteryası, elektrik imkanı, internet ayrıcalığı, merkeze gitmeniz için saat başı geçen dolmuş  gibi detaylar sayesinde, uzun süre kalmaya karar verseniz dahi pişman olmayacaksınız. Ada Camping’in renkli ve samimi ortamı sizi de kendinize getirecek.

İlk izlenimleri bu şekilde edindikten sonra, kamp alanını terminatör bakışlarıyla hızlı bir şekilde taradık ve kendimize uygun harika bir çadır alanı bulduk. O gazla çadırı 3 saniyede kurmuş olabiliriz, emin değilim. Bir güzel yerleştik ve kamp kafeteryasında yediğimiz kaşarlı menemenlerle zevkten dört köşe olup, Ayazma Plajı’na doğru bisikletlerimizle yola çıktık. Ben eşyalarımla bağ kurmayı çok severim, bisikletimi de o kadar benimsedim ki adını “Bozca” koyuverdim ayaküstü. Reklamcı deham bir anda devreye girmişti. Bazen kendime yakıştıracak sıfat bulmakta güçlük çekiyordum.

Gelmiştik, yerleşmiştik, karnımızı doyurmuştuk ve evet artık keyif zamanı gelip çatmıştı! Denize girmek için sabırsızlansak da önce bisikletlerimizi koyabileceğimiz bir yere ihtiyacımız vardı. Hoş yolun ortasına koysak da bir şey olmazdı çünkü ada insanı ve esnafı  gerçekten güvenilir. Neyse, bisikletlerimizi plaja inen merdivenlerin altına koyduk ve 12.30 sularında (aman annem duymasın) D vitamininin vücudumuza hücum etmesine izin verdik.

Kumun sıcaklığı, güneşin yakıcılığıyla birleşince mazoşist bir zevk veriyor insana. Hele o hararetten patlamak üzereyken şeffaf sulara kendini bırakması yok mu insanın, işte yeniden doğmanın tanımı bu olsa gerek.  Suda bir dakika süzülmek, saatlerce uyumanın zindeliğini veriyor. Burna kaçan suyun, bacağa giren krampın tadı bile bir başka güzel.  Altın kumlara gömülesi geliyor insanın; bir solungaca sahip olmanın ve sonsuza kadar denizde yaşamanın hayaliyle yanıp tutuşuyorsun çivi gibi Ege sularında.

İşte bu romantizm dolu zihinlerle hayaller alemine dalıp, denizde süzülmek;  kumlarda debelenip 0 IQ’ya kadar mayışmak derken üzerinize afiyet akşamı ettik. Sahilin dibindeki salaş restoranların birinde biraz soluklandıktan sonra bisikletle etrafı turladık. Sahil civarında adayı gezecek zevkli bir yol olmasa da, kamp alanıyla sahil arasındaki o kısa yol oldukça keyifli geliyor.  Restoranlarda ise garip bir şekilde bir çiğbörek furyasıdır gidiyor. Benim, bir yerin pahalı olup olmadığını anlamak için su fiyatına bakmak gibi bir huyum var. Buralarda 1.5 litrelik su 3 TL’ydi. Fiyatlar, güneydeki bir tatil köyüne oranla çok çok uygundu kısacası. Yani geldiğinizde rahatça tadını çıkarın, merak etmeyin, kazıklanmıyorsunuz.

Akşama doğru kamp alanına döndük, hızlıca duşumuzu aldık. Akşam yemeğinde merkeze inmeyi istemedik, yol gereği de çok yorgunduk çünkü. Yine ada kafeteryasında kaşarlı köftelerimiz, ızgara sucuklarımız ve zeytinyağlılarımızla güzel bir akşam yemeğinin ardından, armutların olduğu bahçe kısmına geçtik. Yorgunluktan gözlerimiz kapanırken, bir taraftan da sivrisineklerin yıllık besin ihtiyaçlarını gidermekle meşguldük. Sadece burası için söylemiyorum, herhangi bir kamp alanına giderken ne yaparsanız yapın, yanınızda mutlaka bir sivirisinek kovucu bir sprey bulundurun. Sprey ya da losyonların fiyatları değişiklik gösterse de, orta ölçekli bir sivrisinek kovucu işinizi fazlasıyla görüyor. Velhasılıkelem sivrisinek saldırısı, bir anda bitiveren gitarlı çocuğun işitsel rahatsızlığıyla birleşince, ortaya kolombiya kravatına eşdeğer bir işkence çıktı. Kendimize duyduğumuz sevgiden ötürü, bunun olmasına daha fazla izin veremezdik. En iyisi uyumaktı… Çadırlarımızda uyumak istemedik tabii ki.  Çok güzedi yıldızlar… Gece karanlığında elmas gibi parlayan bu cevherlerin altında tırtıl misali uyumak,  en güzel nasıl tarif edilirse işte öyleydi…

Ertesi gün 08:00’e doğru uyandık, kozamızdan çıkmıştık ama hiçbirimiz kelebek değildik maalesef. Olsun biz halimizden gayet memnunduk. O gün İstanbul’a döneceğimiz son gün olduğu için, dünyanın en verimli gününü geçireceğimize yürekten inanıyorduk.  Ve zaman maratonumuz başlamıştı.  “Hara güre heyyoo çok mutluyuz” diye ortada dolaşmanın ne kadar saçma olduğunu bilsem de, el mahkum son günümüzü biraz hızlı yaşamak zorundaydık. Ama biz anlarımızı uzatmayı bilecek kadar yapıcı kimlikler olduğumuz için, dengeyi bulacağımızı biliyorduk. Uyandıktan sonra 0,3 saniyede çadırımızı toplayarak,  sabah denizine girmek ve mükellef bir kahvaltı yapmak üzere bisikletlerimize atladık. Açık büfe serpme kahvaltımızda kuş sütü de vardı sanırım, neler olduğunu düşününce hatırlayamıyorum pek. Fiyatı da 20 TL gibi bir rakamdı, üstelik sınırsız çay gibi muazzam bir ayrıcalıkta bahşedilmişti.  Siparişlerimizi verdik ve bir yarım saat yüzüp geleceğimizi söyleyerek yanlarından ayrıldık. Soğuk güzelliğiyle bizi büyüleyen Ayazma Plajı, o yarım saatte bizimle vakit geçirmekten gayet hoşnuttu. Sabah saatlerinde o kadar ılık olacağını tahmin etmeden, tüm soğukluğu göze alarak atlamıştım denize.  Suya dalar dalmaz anne karnındaki çocuğun rahatlığına erişeceğimi nereden bilebilirdim? Ve o klasik cümleyi kurmaktan bu kadar zevk alacağımı: “gelsenize, su çok güzel!”  Kahkalarımız balıklara kadar ulaşıyordu. Biliyorduk ki, sesimizi duyup da bize katılmayan ruhsuzlar, ancak zombiye bağlamış bitap tipler olabilirdi. Ayazma’nın bize katılacak kadar yaşama sevinciyle dolup taştığından emin olabilirsiniz. Yarım saat boyunca sefadan dört köşe olduğumuz “Sabah Sabah Bozcaada” programımızın sonuna gelirken, otuz dakika kavramının ne kadar verimli yaşanacağını uzun zamandan sonra ilk kez görmüş olduk.

Güzel bir muhabbet eşliğinde yayıla yayıla yaptığımız sabah kahvaltısından sonra turkuvaz denizle bir posta daha kucaklaştık. Yakıcı sıcağın tarifsiz tadı bir müddet daha bizimleydi…

Kamp alanına vardıktan sonra toparlanmanın son rötuşlarını da tamamladıktan sonra bisikletlerimize atladığımız gibi Bozcaada Merkez’e varmak için yollara düştük.  Merkez, Türk Mahallesi ve Rum Mahallesi olmak üzere ikiye ayrılıyor. Mahallelerin kendine özgü havası, ortak bir senteze dönüşmüş durumda.  Merkez’de ulu ağaçların altında yer alan salaş kafeterya, herkesi bağrına basacak kadar cömert. Bir sokak boyunca sağlı sollu uzanan boncukçuları gezerken neredeyse gözlerimiz yerinde çıkacaktı. Envai çeşit reçel, muazzam şarap evleri, organik kekiğin ihtişamı ve siyah üzümün ağız sulandıran duruşuyla ne tarafa bakacağımızı şaşırdık. Sokaklarda bisikletlerle turluyor, istediğimiz dükkanın önünde durup, esnafıyla sohbet ediyor ve hediyelik eşyalara tek tek dokunup hiçbirini satın almıyorduk. Bir kaç gün daha kalsak, esnafın bizim için hayırlı bir kısmet bulacağına inanmıştık nedense. Resmen sevgi saçıyorduk! Mutluluğumuz başkalarının tebessümünde can buluyordu üstelik, bundan daha güzel ne olabilirdi!

Bu kafalarda bir süre daha dolandıktan sonra, Bozcaada tarihini en iyi anlatan yerlerden Bozcaada Müzesi’ni ziyaret ettik. Rum Mahallesi’nde Bakkal restoranın karşısında yer alan bu müze,  Bozcaada müptelası olan ve yıllarını bu birikime ulaşmak için harcamış M.Hakan Gürüney tarafından işletiliyor. Konu ile anlatılacak o kadar çok şey var ki, siz en iyisi bu linke tıklayarak Bozcaada Müzesi ile ilgili detayları öğrenin. Müzenin biraz yukarısında, sağ tarafta kalan Ayazma Kilise’sine girememiş olsak da ara sokakları dolaşıp bir yığın fotoğraf çekerken, orayı da anılarımız arasına eklemiş olduk. Klasik rum yapımı cumbalı evler, dar sokaklar, arnavut kaldırımlar, rengarek saksı çiçekleri derken, bir ara boyut değiştirdik sandık.  Rastgele oturduğumuz Sarmaşık Restoran’da mantı, çiğbörek sefası sürmek gibi bir rutinde bulduk kendimizi.  Restoran sahibiyle bisikletçi Bayram Amca’yı çekiştirdik. Fiyatları Ayazma tarafına oranla çok daha uygundu. Yine kazıklanmadığımız gerçeğini biliyor olmak mutlu etmişti hepimizi. Ağız tadıyla yemeğimizi yerken o kadar saçma bir muhabbetin içine gömülmüştük ki,  ortada doğru düzgün bir şey yokken gülmekten kırılıyorduk yarab! Biz de bilmiyorduk neden güldüğümüzü, anlamaya çalışmıyorduk o kadar.  Gülüp geçiyorduk sadece, zaten olması gerekeni yapıyorduk yani.

Hesabı ödedikten sonra bisikletleri teslim etmeye giderken, Çiçek Pastanesi’ne rastgeldik. Bozcaada’yı bilip de Çiçek Pastanesi’ni bilmeyen kişi sayısı çok azdır herhalde. Tadına bakmamız için pastanenin önüne konulmuş kurabiyelerden tattıktan sonra, damak çatlatan, badem lokumu, kavala, damla sakızlı kurabiyeden hepimize birer paket aldık yolluk niyetine. Pastanenin yanında reçel satan Gülsefa Teyze’den , gelinin yaptığı gelincik ve incir reçelinden aldık küçük birer kavanoz. Derken yolculuğumuz Bayram Amca’nın bisiklet dükkanında son buldu  ve bir sonraki ziyaretimiz için Türk kahvesi sözü alarak kendisine veda etik.

İstanbul’a dönüş yolculuğuna hazırdık artık. İstanbul’a gitmek için iki seçeneğiniz var. Bunlardan birincisi, Bozcaada’dan Çanakkale’ye olan ve 1 saat süren deniz otobüsü yolculuğu sonrası otobüse binmek, diğeri de Bozcaada’dan Geyikli’ye giden ve 20 dakika  süren feribot yolculuğu sonrası otobüse binmek. Hepsinin saatleri orada mevcut ve öğrenci için fiyatlar yarı yarıya indirimli.  Bizim için uygun olan deniz otobüsünü kullanmaktı ve öyle yaptık.

Yolculuktan önce öldürücü darbe olarak, organik pazara son bir kez koştum ve emekli  bir zabıta amcadan enfes üzümler satın aldım. Deniz yolculuğu boyunca sohbetimize eşlik eden üzümleri iştahla yedikten sonra, tatlı bir uykuya dalarak İstanbul’a dönüş yolculuğumuzun kolay geçmesi için içimizden sessiz bir dua fısıldadık…

Bozcaada Kalesi’ne uğrayamamış,  Polente Deniz Feneri’nde günbatımı keyfini yaşayamamış olsak da bunu bizim yerimize birileri yapar diye umuyoruz.

Eylül başlarında giderseniz şayet, ayın ilk haftasında olan Bozcaada Bağbozumu Festivali’ne katılmadan dönmeyin. Bir salkım üzüm de bizim için indirin mideye…

Görüşmek üzere…

 

 

Bozcaada Kalesi

bozcaada kalesi

Ada Camping – Kamp Çadırımız

çadır

 

Çiçek Pastanesi

çiçek pastanesi

 

Asker Botlarından Çiçekler

IMG_1736

Türk Mahallesi

iskele

 

Ada Camping – Ahşap Karavanlar

karavan

 

Bozcaada Müzesi

müze

 

Rum Mahallesi

rum mahallesi

 

Ayazma Kilisesi

kilise

 

Ayazma Plajı’nın Altın Kumları

IMG_1786

 

Kahvaltı Arkadaşımız Şeker

IMG_1662

 

Issız Bozcaada Plajı

IMG_1656

 

Enfes Bağ Üzümleri

üzüm

Yazar: Rukiye Ülkü KATITAŞ

Fotoğraflar: Rukiye Ülkü KATITAŞ/web

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Lütfen Yorum Bırakın