Yaşam

ERİDİM, BİTTİM

Yazar : - Tarih : 12/09/13 -  Yorum Yazılmamış

Bundan iki yıl önce, takvimlerin Haziran sonunu işaret ettiği zamanlardı… Klasik bir iş günü çıkışı, Beyoğlu havası almaya alışmış bünyenin derdine derman olmak için Taksim metrosundan yukarı çıktım. Boşuna demiyorlar alışmak kudurmaktan beterdir diye. İki gün sokaklarını arşınlamasam, günlerdir evinden ayrı düşmüş yeni gelin gibi boynu bükük kalıyordum istemeden. Bu durumda olmak gerçekten çok acıydı, insan yaşamadan bilemez dostum. Alışıp bırakmadan mümkün değil bilemez.

Metrodan çıktıktan sonra, hunharca kalabalığın içine daldım. Bir taraftan İstiklal’in o kudurtucu kalabalığını anlamsız el kol hareketleriye yarıyor, bir taraftan da kulağımdaki müziğe eşlik edip, sağa sola bakınıyordum. Derken bir İstiklal klasiği, vazgeçilmezlerin en afilisi Mephisto Kitapevi’ne bir süredir uğramadığımı fark ettim. Nasıl olmuştu bu sahi? Normal değildi böyle olması. Hızlı bir manevrayla radikal bir dönüş gerçekleştirdim kapısına doğru. Hiçbir yere bakmadan direkt en alt kata indim. Sondan başlamayı severim çünkü. Kimi zaman dergi ve gazeteleri okumaya sondan başladığım gibi. Farkında olmadan yaşadığımız tersten akan hayatlarımız gibi…

En alt katta yer alan kırtasiye bölümü tüm ihtişamıyla karşımdaydı sonunda. Kulağımdaki şarkılara eşlik etme tonum mırıldanmaya düşmüş olsa da, buradaki görsel dinginlik kanımı kaynatmaya fazlasıyla yetmişti. Benden keyiflisi yoktu kısacası, heyecandan yerinde duramayan yavru keçiler gibiydim. Bilirsiniz, mutluluğun tarifi duruma göre bambaşka haller alabiliyor.

Tüm kalemlerin renklerine bakıp, kağıtları kokluyordum. Özel tasarım masa aksesuarları beni bambaşka diyarlara götürüyordu. Boyalar, fırçalar, paletler, kanvaslar, panolar, ajandalar, pergeller, oyun hamurları, çantalar, oyuncaklar derken bayağı kaptırmıştım kendimi. Buğday ambarına düşmüş şaşkın horoz gibi kendimden geçmişken bir anda karşımda O belirdi! Nasıl yani? Geçekten O muydu gördüğüm, yoksa sonrasında hayal kırıklığı yaratacak bir düş müydü bu? Olduğum yere çakılı kaldım bir müddet. O’ydu işte…  İnanmak ne kadar da güzeldi Tanrım. Mutlulukla karışık bir tutukluluk içindeydim. İstersin ama gidemezsin, seversin ama söyleyemezsin, yanarsın ama gülersin ya, işte öyle bir andı. Tepeme bina yıkılmıştı sanki. Nefes alamıyordum.

İlk şoku atlattıktan sonra dakikalar süren bir sessizlikle baktım O’na. O da duvara yaslanmış, beni izliyordu. Maviydi. Güvercin adımlarla yaklaşıyordum yanına. Ne hissettiğimi bilmiyordum, ne düşündüğünü tahmin edemiyordum. Herhangi bir hamlede bulunmuyordu bana karşı, bir şey  yapmasına da gerek yoktu zaten. Duruyordu sadece, bu da benim ona yaklaşmam için yeterli bir sebepti. Beni beklediği umudunu taşımak yaşama sevincimi canlandırmıştı durduk yere. Daha da yaklaştım… Yanındaydım artık… Ayak ucunda durdum bir süre, her bir zerresini pür dikkat inceledim. Dokunmadım. Dokunamıyordum çünkü fazla uzaktı bana. O da dokunmadı. Dokunamıyordu çünkü fazla uzaktım ona. Donuktu ifadesi, ama tarif edilemez güzellikteydi. Konuşmadık. Bakışlar mühürlüydü sadece. Gözlerine bakıp, yüreğini görürken ona dair hatırladığım ne varsa çakmak çakmak yandı beynimde. Özenle biriktirdiğim eser edasındaki anılar geçti gözümün önünden. Varlığına dalıp gitmişken, düşüncelerim seslenmeye başladı bana. Benim için ne ifade ediyordu acaba? Kimdi benim için, ne yapmıştı da bu kadar muazzamdı değeri? Cevapları bulmak zaman isterdi. Derindi, çok fazla derin. Muamma değil, hayran bırakan bir bilgelikti onunki. Herkesin hissettiği şeyleri anlatır ama bunu en anlaşılmaz şekilde yapardı. Anlamak ve yorumlamak için can atıyordu insan. Bu kadar somut olan bir varlık, nasıl olur da bu kadar karmaşık olurdu Tanrım, çıldırmamak işten değildi. Tüm anlatılan o anlaşılmaz şeyler… Her biri altın tozuydu sanki, değerli ama en ufak dikkatsizlikte dağılıp giden.

Düşünüyordum işte, tüm bunları düşünüyordum ona kitlenip kalmışken. Yüzümde şaşkınlık ve mutlulukla harmanlanmış çarpık bir gülümseme olduğunu hatırlıyorum şimdi…

Aramızdaki bu enerji fazla gelmiş olmalı ki, kırtasiye personelinin dikkati yönelmişti bize. Personel, bir şey duymak istercesine bana bakıyordu. Ne söyleyebilirdim ki bu haldeyken, neyi bilmek istiyordu sanki. Israrcıydı bakışları. Hala bir şeyler söylememi bekliyordu benden. Anlaşılan istediğini almadan beni rahat bırakmayacaktı. Ben de söyledim. Gözlerimi, O’nun akıl bulandıran güzelliği, kimya bozan yoğunluğundan ayırmadan, personele sordum: “Afedersiniz, bu saatin fiyatı nedir?”

Kendi varlığını kabul ettirmiş olmanın memnuniyetiyle, “Bir saniye efendim, hemen kontrol ediyorum” dedi ve çok geçmeden ekledi: “300 TL”

Hayal kırıklığım, tuzla buz olmuş koca bir camdan farksızdı. Alt tarafı ücretsiz staj yapan hevesli bir ajans personeliydim ben de. O zamanlar 300 TL’yi karşılamak, Dali’nin  ince dehasını akıttığı “eriyen saat”i için bile imkansızdı. Reddedilen bir kadının yaşadığı parçanlanmış hayat gibi darmadağındım. Demek ki, hayal kırıklığına sebep olan tek şey, karşı cins ve beklentiler değilmiş. Hala içimde uktedir o eriyen duvar saati. Ama hayat işte… Düşünmemiz gereken o kadar saçma ayrıntılar var ki, insan aşık olduğu şeye kavuşma hayalini ertelemekten usanmıyor.

Ama geç değil, nasılsa tekrar karşılaşacağız O’nunla.

Ve o zaman yapmam gereken şey için ihtiyacım olan gücü cüzdanımda bulacağımdan eminim.

Sabır, sebat  ve sevgiyle…

Öpüyorum.

Yazan: Rukiye Ülkü Katıtaş

Resim: Salvador Dali (1904 – 1989)

 

The Persistence of Memory – 1931

The-Persistence-of-Memory 1931

The Elephants Large – 1948

The-Elephants-Large-1948

The Hallucinogenic Toreador – 1970

The Hallucinogenic Toreador 1970

The Disintegration of The Persistence of Memory – 1954

The Disintegration of the Persistence of memory 1954

The Burning Giraffe 1937

The Burning Giraffe 1937

Swans Reflecting Elephants – 1937

swans reflecting elephants - 1937

Still Life Fast Moving – 1956

still life fast moving - 1956

Metamorphosis of Narcissus – 1937

Metamorphosis of Narcissus 1937

Etiketler: , , , , , ,

Lütfen Yorum Bırakın