Gezi & Yemek

HAYAT ÖPÜCÜĞÜ: BURGAZADA

Yazar : - Tarih : 09/06/15 -  1 Yorum

Hayat bazen tetris oynamak gibidir… Her şey yolunda giderken, bir anda yerleştiremeyeceğin bir şekil gelir, diğer şekiller de onun üstüne gelir ve tüm ruh halin alt üst olur. Yapacak bir şey yoktur, oyun bitene kadar toparlamaya çalışırsın, oyun bittikten sonra yeniden başlarsın. Hepsi bu.

Tabii bu süreci yaşamak, bahsedildiği kadar kolay değil… İşte böyle bir durumda, bırakın Burgazada size bir hayat öpücüğü versin… Beni kendime getirdi, eminim sizde de işe yarayacak. Toplayın çadırı tulumu ve hayat öpücüğü almak için vakit kaybetmeden Burgazada yollarına düşün. Tıpkı benim yaptığım gibi…

Heybeliada’ya nazır manzarası ve dopdolu hikayeleriyle insanı büyüleyen bir ada burası. Prens adalarının üçüncü büyüğü ve bana kalırsa eski İstanbul’un .zip hali. Vapurdan iner inmez meydanın verdiği o sıcaklığı hissediyorsunuz zaten. Niyetim akşam olmadan Heybeliada manzarasına karşı kamp atmak olduğu için, meydanı dolaşmak yerine kamp için en uygun yeri aramaya başladım. (bu arada Burgazada dışındaki adalarda kamp atma izni yok. Burada da polis mutlaka yanınıza uğruyor, güvenlik için ada karakolunun numarasını paylaştılar mesela.) Adayı ciddi şekilde turladıktan sonra, Barbaros Hayrettin Caddesi istikametinde kızılçam ağaçlarıyla dolu küçük bir yamaca kadar geldim. Üstelik karşımda Heybeliada! Hemen uygun bir düzlüğe çadırımı kurdum, derken Gizem aradı neredesin diye. Gizem dağcılık kulübünden çadır partnerim ve çok iyi anlaştığım bir arkadaşım. Durumu anlattım ve kendisini adaya davet ettim. Akşama doğru yanımdaydı, iyi ki de öyleydi. Gizem’le bambaşka bir paylaşımımız olduğu için yanımda olması mutlu etmişti beni. Çok çok eğlendik, iplerimizi kopardık, adayı doya doya soluduk. Üstelik kendisini karşılarken yaşadığım bir tesadüfle, güzel bir geceye unutulmaz bir başlangıç yaptık…

20.45 vapurundan Gizem’in ardından bir dönem iş arkadaşım olan Özgül ve yakın arkadaşı Göktan da inmişti.(evet bu Göktan o Göktan, hani 90’lardaki şarkılarına ağladığımız o yakışıklı şey) Ayak üstü hoş beş ederken Göktan bizi de Burgazada’daki evine akşam yemeğine davet etti. Tabii ki bu teklifi uça uça kabul ettik. Göktan’ın elinden spagetti yemek o günkü planımız arasında yoktu doğal olarak, çok sevinmiştik. Bir Burgazada gecesi daha ne kadar güzel başlayabilirdi? Güzel muhabbet, güzel insanlar, güzel müzikler derken çadırımıza gitme vakti gelmişti. Huzur dolup taşıyorduk… Mutluyduk tulumlarımıza girerken, tazecik havayı koklayarak uykuya daldık. Doğanın koynunda geçen rahat bir geceden sonra, dünyalara bedel bir manzaraya uyandık…

Kalktığımızda saat 10.00 sularıydı. Uykumuzu çok güzel almıştık. Hızlıca bir kahve yaptık ve spor yapmak için ada yokuşlarına vurduk kendimizi. Spor, gezi, fotoğraf ve bol şımarıklık derken çadıra gelmemiz 13.30’u bulmuştu. Bu arada vapur iskelesinin sol kısmında yer alan bisikletçiden bisiklet kiralayabilirdik ama biz yürümeyi tercih ettik. Neredeyse tüm ara sokaklara girdik, İstanbul hanımefendilerine benzeyen zarif köşkleri gördük, gerçek ada sakini kedi ve köpeklerle tanıştık. Kalpazankaya Mesire Alanı’na kadar gittik. Kalpazankaya, Madam Martha koylarından geçtik. Süt koyuna el salladık uzaktan. Martı ve kargalar arasındaki tatlı mücadeleye şahit olduk. Sıcacık havasıyla insanı saran Ergün Pastenesi’nin de içinde bulunduğu çarşıdan yiyecek bir şeyler aldık. Bu minik görünen gönlü cömert dükkanlarda ihtiyacınızı karşılayacak her şey var.

Sonra kamp alanımıza döndük ve muhteşem bir kahvaltı hazırladık kendimize… Heybeliada’yı aldık karşımıza, onunla yedik, içtik, sohbet ettik, kitap okuduk…Adanın yerlisi gibiydik, Burgazada hiç yabancılamamıştı bizi. Dinlenip kendimize geldikten sonra Sait Faik‘i ziyaret etmeye gittik… Müze haline getirilmiş evini, çalışma masasını, salon takımını gördük. O kocaman kaşıklarla nasıl yemek yediğini merak ettim, yalnız başına odada gezinişini hayal ettim, pencere pervazından Aya Yani Kilisesi‘ne bakan manzarasına dalıp gittim, yüzünü yıkadığı seramik lavabonun desenlerini inceledim. Garip bir şekilde hüzünlü geliyordu bana Sait Faik. Belki de kitaplarından… Kalpazankaya Sahili gizli yeriymiş onun düşünmek için…Bu adam hüzün kokuyordu ama huzursuzluk vermiyordu sessizliği. Ona yazdığım mektupta da söylediğim gibi, iyi ki vardı, iyi ki Burgazada’daydı…

Burgazada hikayelerle dolup taşıyordu, sakladığı hikayeleriyle büyüyordu geleceğe doğru. Mesela Halikya Koyu’na isim veren Madam Martha…

Burgazada sevdalısı amatör bir yazar olan Bercuhi Berberyan “Burgazada Sevgilim” kitabında Madam Martha’yı şöyle anlatmış: “Martha, adanın en ilginç ve en sıra dışı kadınıydı. Yaz, kış denize çıplak girerdi. Bir dolu dikizcisi olmalı ki, herkes bilirdi bunu. İplemezdi Martha… Deniz onun canıydı… İbadet eder gibi yüzerdi, meditasyon yapar gibi… Çocuğunun doğum sancısı bile denizdeyken gelmiş, bıraksalar suda doğururdu belki de…”

Madam Martha, dönemine göre bir hayli özgür yetişmiş, bale eğitimi almış dünyalar güzeli Lübnanlı bir Katolik. Bakımlı, gösterişli, alımlı… Berc Kazar ile evlenip Burgazada’da yaşamaya başladıktan sonra yılın 12 ayı Halikya Koyu’nda çıplak yüzermiş. Su perisi gibiymiş Martha. Denizden topladığı taşlardan takılar yapıp çocuklara hediye eder, her akşam rengarenk giysileri ve takılarıyla iskeleye kocasını karşılamaya gidermiş. Ada sakinleriyle çok güzel dostlukları olmuş Martha’nın… Ama söylentiye göre adadaki diğer insanların baskısına dayanamamış ve 1986’da intihar etmesiyle yakın çevresini yasa boğmuş. Bıraktığı intihar notundaysa “artık rahat edersiniz” yazılıymış. Ölümünden sonra Halikya Koyu, Madam Martha koyu olarak günümüze kadar gelmiş…

Bu hikayeler eşliğinde adanın ara sokaklardan yürüyerek tekrar çadırımıza ulaştık. Zamanı yavaşlattık, rahat rahat uzandık, çay içtik, kitap okuduk. Hafif esen rüzgarın, tenimizle buluşmasına izin verdik. Tam olarak anın içindeydik. Adanın tadını çıkarıyorken dönüş yoluna koyulmanın vakti de geliyordu yavaştan.18.30 İstanbul vapurunu yakalamak için hazırlanmaya başladık. Dönerken biliyordum ki, yaşam enerjisine ihtiyacım olduğu zamanlarda Burgazada benim için burada olmaya devam edecekti.

Eski İstanbul’u tüm duygularıyla yaşamak isteyen herkesin yolu bir gün Burgazada’ya düşmeli. Ama mümkünse kısır bir hafta sonu kaçamağı için değil, ada samimiyetini doyasıya yaşamak için hafta içi gelinmeli buraya. Esnafla sohbet edilmeli, balıkçılar seyredilmeli, kırmıızı şarap dolu kadehi mehtaba kaldırıp yıldızlar altında huzura ermeli… Gezinti Caddesi’nden geçip Gönüllü Sokak’taki köşklere hayran olunmalı, sokak kedilerine laf atılmalı, Sait Faik okunmalı, ada yerlilerine içten bir selam verilmeli, Ergün pastanesinde bol köpüklü bir Türk kahvesi içilmeli. İncesaz dinlenmeli, Yunan şarkılarıyla kendinden geçmeli… Burgazada, küçük samimi eski bir İstanbul gibi. Kilisesi, camiisi ve sinagoguyla huzur içinde yaşayan insanların mekanı… Zamanı unutup Burgazada’yı en sakin haliyle yaşamalı…

Yazı/Fotoğraf

Rukiye Ülkü KATITAŞ  

sait faik

4

1 3 26 59 10 12

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

1 Yorum »

  • Serhat dedi ki:

    Rukiyecim Yazını okurken inan gözümde canlandırarak okuyup bi an orada yaşadığımı hissettim. O kadar hoş ve etkileyiciydiki senin yaşadıklarını olduğu gibi yaşamak istiorm.bu anı bana yaşattığın ve burgazadaya görme hevesını bende oluşturduğun için teşekkür ederim ve Biran önce o manzaraya karsı kadehimi kaldırmak istiorm orada….

Lütfen Yorum Bırakın