Sinema

“IVAN LOCKE”

Yazar : - Tarih : 13/10/13 -  Yorum Yazılmamış

“Locke” u izlemeden ölmeyin. Sakın.

Öldükten sonraki o derin boşluk,  bu 90 dakikalık otomobil yolculuğundan daha az stres dolu olacak çünkü.

Bu hissi hayata veda etmeden önce yaşamanızı öneriyorum.

İstifa edişimin üçüncü gününü hangi kültürel aktiviteyle kutlayacağımı düşünürken, gecenin bir yarısı karıştırdığım gazete yapraklarında denk geldim Locke’a. Film Ekimi’nin dokuz yaşındaki kırmızı elbiseli kızı, o kucaklayıcı gülümsemesiyle bağırıyordu: “ Gelsene, film çok güzel…”  Doğru söyleyip söylemediği umurumda olmadan gitmeye karar vermiştim bile. Samimiyetine güvenmiştim herhalde. Normalde ben de film izlemeye karar vermiş herkes gibi, film izleme sürecinin %70’ini hangi filmi izleyeceğime karar vermekle, %20’sini filmin detaylarını kurcalamakla, %10’unu da film izlemekle geçiririm çünkü. “Zamanım boşa gitmesin” diye düşündüğümden tabii.  Boş zamanı verimli yönetmek evreni inşa etmek kadar titizlik isteyen bir durum ne de olsa… Ama bu kez hiç böyle bir aksiyona girmeden, beklentimi minimuma indirip kendimi Locke’u izlemeye güdümledim. Locke’un ne olduğuna dair hiçbir fikrimin olmaması garip bir güven veriyordu niyeyse. Üstelik, sabahın ilk ışıklarıyla beni arama cesaretini kendinde bulan ve bana katılmak istediğini söyleyen çok yakın bir arkadaşım, günümün geri kalanını güzel geçirmem için harika bir sürpriz olmuşken, daha fazlasını istemek haksızlık olurdu.

Kısacası, Locke’la olan randevuma ziyadesiyle hazırdım. Saat 11.00’de Atlas Sineması’na zarif bir reverans vererek koltuğuma yerleştim ve filmin beynimi duvardan duvara çarpmasına nazikçe müsade ettim.

Tanrım; yaşamın ne kadar ölümcül bir deney olduğunu, bu muazzam İngiliz filmiyle bir kez daha gözüme soktuğun için teşekkür ediyorum.

Steven Knigt gibi bir adamı hayatıma tekrar soktuğun için de öyle…

….

“ It’s Ivan Locke…” BMW’deki sabır dolu telefon konuşmalarına bu sözlerle başlıyor Tom Hardy. Düşünceli gözleri,  allak bullak yüzü ama otokontrolü elinde tuttuğunu gösteren ifadesiyle bir şeylerin ters gittiğini doğrudan anlatıyor zaten. Tom Hardy kariyerinin en iyi performansını sergilemiş olabilir bu filmle. Film eleştirmeni Robbie Collin de benimle aynı fikirde sağ olsun. Bu yılki Venedik Film Festivali’nde “en iyi performansı sergileyen aktör” olarak nitelendiriyor Hardy’i.

Film icabı 20.30 sularında başlayan ve Birmingham’dan Croydon’a doğru uzanan bu 90 dakikalık yolculuk boyunca, Locke’un en yakın arkadaşı konumunda olacağınızı baştan söyleyeyim. Yalnız bir adamın yalnızlığına şahit olmak, onun en yakın dostuymuşsunuz hissi uyandırıyor çünkü. O süre boyunca Locke’un ahretliği bendim, oturduğum yerden omzunu sıvazlayıp durdum. Onu izliyor, anlıyor, zaman zaman kızıyor ama yanında olduğumu anlaması için gözlerinin içine bakıyordum. Çünkü tüm hayatı tam anlamıyla bir BMW içine sıkışıp kalmıştı. Varlığı, kum torbasındaki tozlardan ibaretti. Locke, otomobil kullanıyordu ama gelen geçen en keskin darbelerle çakıyordu acımadan. Karısı Katrina, patronu Gareth, iş yerindeki yardımcısı Donal, oğulları Eddie ve Sean, gayrimeşru çocuğuna doğum yapmak üzere olan Bethan ve babasından nefret eden çocukluğu arasında gidip gelen konuşmalarına şahit oldukça davul gibi gerilmekten bitap düştüm.  Üstelik, sanki dünyanın yükü O’nun omuzlarında değilmiş gibi tüm sükunetiyle herkese her şeyin iyi olacağına dair söz veren yine Locke’un ta kendisiydi. İtiraf ediyorum ki, göz kamaştıran sebatiyle beni kendisine aşık etmeyi de başardı. “Katrina’yı boşa, beni al” moduna girmeme ramak kalmıştı. Ayrıca sadece tek bir platformda geçen bir film “ancak bu kadar etkileyici olabilirdi” diye düşünmekten alamıyordum kendimi. Ne olacağına dair beslediğim merak, filmin sonuna kadar kendisini koruyordu. Nefis.

2013 İngiliz yapımı, senaryosu ve yönetmenliği Steven Knight’a ait olan ve zamanla ciddi bir hayran kitlesine sahip olacağına inandığım bu film, modern klasikler arasında yer almayı fazlasıyla hak ediyor. Sıkışmışlık hissinin otomobille yansıtılması, istenilen etkinin kat kat fazlasını uyandırmış durumda. Özel hayatını ve iş hayatını temelden sarsan olayları çözmeye çalışan bu muazzam adamın, babasını affetmemiş olması ve onun hatalarını tekrar etmemek için üstün bir çaba göstermesi takdirlik olduğu kadar düşündürücü de.  “Ben olsam ne yapardım” diye düşünmeyene insan demem ben. Eminim tüm izleyenler bir müddet için de olsa bir Locke ile empati kurup direksiyon başında oturmuştur. Bir de film boyunca  “şimdi bir şey olacak psikolojisi” hakim. Yok kaza yapacak, yok bebek ölü doğacak, yok karısı intihar edecek, yok çocuklar kafayı üşütecek, yok milyon dolarlık inşaat projesi başlamadan bitecek… Film boyunca durmadan kötü şeyler olacağına dair bir inanç besledim durdum. Ama söylediğim gibi Locke, post modern bir bilge gibi tüm izleyicilere her şeyin iyi gideceğine dair o sarsılmaz güveni vermekten hiç bıkmadı. Bakın peşin peşin söylüyorum, hissedeceğiniz şeyler  o kadar yoğun olacak ki, nefes almak için özel bir çaba sarf etmeniz bile gerekebilir. Hızlı geçişler arasında ne düşüneceğinizi şaşıracak, Locke çıldıracağına, oturduğunuz yerden siz kuduracaksınız.

Peki ya filmin finali?

İnanın bu sorunun cevabını vermek için feci çığlıklar atıyorum içimden, yırtınıyorum. Ama deliler gibi arzuladığım bir şey varsa, o da kesinlikle filmi izlemeniz.

Aynı heyecanı paylaşmak, biliyorum ki harika olacak.

Tüm san’at dostlarını Ivan Locke sükunetiyle selamlıyor, hepinizi gözlerinizden öpüyorum.

 

Yazar: Rukiye Ülkü KATITAŞ

Fotoğraflar: Rukiye Ülkü KATITAŞ/ Web

81

1 4 5 6 7 2 3

 

 

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Lütfen Yorum Bırakın