Gezi & Yemek

PEYNİR GEMİSİ

Yazar : - Tarih : 02/09/13 -  Yorum Yazılmamış

Eskiden sevmezdim onu bu kadar.

Durduk yere burnumda bitmesinden, istisnasız her ortamda bulunmasından ifrit kesilirdim. Ne zamandan beri hayatımda bu kadar yer etmeye başladı, ne zamandan beni onsuz bu hayatı reddeder oldum hiçbir fikrim yok. Dikkatimi çekmeye başladığı andan itibaren farkındaydım ki, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Hayatımdaki bariz etkisi çılgınca mutlu ediyordu beni. İnkar etmenin bir anlamı yoktu artık, seviyordum işte.

Naçizane hayatımdaki yeri iyiden iyiye belirginleşmeye başlamıştı artık. Varlığı baştan aşağı baş döndürücü bir deneyimdi benim için. Her defasında farklı bir kimlikle karşıma çıkar, her defasında aşk filmlerindeki o aptal kadın tribine girmeme neden olurdu. Onu görünce normalden çok farklı reaksiyonlar gösteriyordu bedenim. Vücudum endorfin pompalarken, adrenalin tavan yapıyordu. Böyle zamanlarda kendimi dizginlemek oldukça yorucu oluyordu benim için, ne yapabilirdim ki, kendimi böyle kabul etmiştim.

Ama ne olursa olsun, hayran duyulmayı hak ediyordu hayatımın vazgeçilmezi. Bir kere; her yere yakışmasını çok güzel becerirdi… Dostlarla rakı sofrasına oturup elemi de paylaşırdı, en afili sergilerde yüzyıllık şarabı da yakıştırırdı eline. Sokak simidinden kimsenin almadığı zevki alır, fedakarlıktan ölmek üzere olan ailesi tepesindeyken, uzun pazar kahvaltıları yapmaktan hiçbir zaman gocunmazdı.

O kadar saf ve doğaldı ki büyük küçük herkesin sevgisini kazanmıştı. Üstelik bunun için özel bir çaba sarf etmesine hiçbir zaman gerek yoktu. Gerçi sevmeyen hiç sevmezdi onu, bildiğin yanına yaklaşamazlardı. Ama hayat bir tercihten ibaretti ve onu tercih etmeyenler bence en baştan kaybetmişledi. Neyse, onun olduğu gibi olması, insanın içine işlemesine yetiyordu bana kalırsa. Üstelik o kadar gezmiş dolaşmış, o kadar çok görmüş geçirmişti ki, dünyanın birçok ülkesinden yüzlerce tanıyanı vardı. Gittiği her yerden bir doku alarak kendini zenginleştirmiş, tanıdığı herkese kendinden bir şeyler katarak varlığını ölümsüzleştirmişti adeta. Buram buram hayat kokardı o, hiç kimse bunu inkar etmeye cüret edemezdi.

Dedim ya, ne zamandan beri hayatımın merkezine yerleştirdim onu bilmiyorum. Ne zamandan beri beni soranlar, akabinde onu görmek istiyor yanımda, tamamen yorumsuz bir vak’a. Benim için nefes almak gibi bir şey haline gelmiş olmalı ki, ancak yokluğunda eksikliğini hisseder olmuşum. Hatırlıyorum da, birlikte yaptığımız keklerin, böreklerin, makarnaların, salataların tadına doyum olmazdı. Kahvaltıları saymıyorum bile… Şarkı söyleyerek hazırladığımız kahvaltı sofralarını ev yapımı reçeller süslerdi. Ne çok severdi reçeli. Benim onu sevdiğim kadar, o da reçeli severdi. Şöyle bir düşünüyorum da, onun pürüzlü tenine dokunmak kadar beni mutlu eden çok az şey var. Ya kokusu? İmkanı yok tarif edemem… Her bir zerresini içime öyle bir çekerdim ki, o efsunlu koku beynimin bir köşesinde kalsın; istedikçe hatırlayım, hatırladıkça mutlu olayım, mutlu oldukça daha çok seveyim isterdim. Emin olduğum bir şey varsa, o da damağımda bıraktığı tadın, ben yaşadıkça var olacağı…

Yapacak pek de bir şey yok, insanoğlu doyumsuz işte… Sahip oldukça daha fazlasını istemekten, isteklerini dizginleme acizliğinden bir türlü utanmıyor.

Ben de onlardan biriydim nihayetinde. Ve yaşadığım her kötü şeyin bir nedeni olduğuna inanırdım. Ama hiç beklenmedik anda başıma gelen şey öylesine korkunçtu ki, ölüm bile hissettiklerimin yanında anlamsız kalabilirdi. Neden? Bulamıyordum işte cevabını. Bilemiyordum… Giderek ona daha fazla alışırken; daha çok sevip, daha çok bütünleşirken, onun hiçbir neden göstermeden bu sabah beni terk etmiş olmasını nasıl hazmedeceğimi bilemiyordum. Hayat yumuşak karnımdan vurmuştu yine beni. İşte yine, en sevdiğim şeyler tarafından sınanıyordum. Anlaması, kabullenmesi, katlanması ne kadar zordu Tanrım! Kahvaltılarımın ne tadı kalmıştı ne tuzu… Akşam ayak üstü yaptığım sandviçi yerken bile onun adını sayıklamaktan alamıyordum kendimi. En yalın ve gerçekçi haliyle söyleyebilirim ki, onsuz kendimi eksik ve ezik hissediyordum. İnsanın kendine yetemiyor olması ne tarifsiz bir eziyetmiş Yarab!. Ve yarın sabah da benimle olmayacağını bilmek… Beynime vurun, daha fazla düşünmek istemiyorum!

Ama düşünmemek ne mümkün, yine aynı soruda takılıyorum elimde olmadan…
Neden?

Suçu kendimde aramaya başlamıştım artık.
Doyumsuzluğum muydu acaba onu tüketen şey?
Her insanoğlu gibi daha fazlasını istiyor olmam mıydı?

….

Evet peynir, cevap ver bana…
Senin bu kadar müptelan olmuşken, nasıl bir anda çekip gittin böyle?
Ruhumda yarattığın o boşluğu neyle dolduracağımın cevabını vermelisin bana… Çıldırmak üzereyim, yardım et!

Sabahtan beri, yittiğin andan beri, günümün anlamı kalmadı; içime atmaktan bi’tap düştüm.

Ama sen de haklısın, an itibariyle yapabileceğin hiçbir şey yok.

Eninde sonunda bitecektin değil mi?
Eninde sonunda gidecektin…

Şu konuştuğum kadar üşenmeyip bir şarküteriye gitseydim, bu kadar ağıt yakmazdım arkandan.

Ama biliyorum ki lafla peynir gemisi yürümez. Yarın o kıçı, o güzelim yataktan kaldırıp sana kavuşmak gerek…

O zaman bu şarkı, yokluğunda harap olan tüm o güzel insanlara gelsin.

Hoşçakal peynir;

Yeni maceralarda görüşmek üzere…

18

17

15

10

7

6

16

1

Yazar: Rukiye Ülkü KATITAŞ
Fotoğraflar: Pinterest/Google Images

Etiketler: , , , ,

Lütfen Yorum Bırakın